Son dönemde Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’da düzenlenen Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu Kongresi’ne gönderdiği ve “demokratik İslam” vurgusu içeren mesajı, benim için yalnızca bir ideolojik yönelim tartışması değildir. Bu mesaj, sosyalist bir özne ve Alevi–Kızılbaş bir inanç mensubu olarak benim nerede durduğumu yeniden ve açık biçimde ifade etmemi zorunlu kılmıştır.
Başlangıçta sosyalizmi, hatta Marksist-Leninist bir çizgiyi savunmuş bir siyasal aktörün bugün Medine Vesikası’na ve İslam’ın “demokratik” yorumuna referans vermesi, ne kolayca mahküm edilecek ne de sorgusuzca sahiplenilecek bir dönüşümdür. Ben bu yönelimi, sosyalizmin bittiği ya da işlevsizleştiği yönünde bir kabul üzerinden değil; sosyalizmin hangi biçimlerinin özgürlük ürettiği, hangilerinin üretmediği sorusu üzerinden değerlendiriyorum.
Öncelikle açıkça ifade etmeliyim ki benim için sosyalizm bitmiş bir ideoloji değildir. Aksine kapitalizmin derinleşen eşitsizlikleri, yoksulluk, savaş ve ekolojik yıkım karşısında sosyalizm, bugün her zamankinden daha güncel ve daha zorunlu bir özgürleşme projesidir.
Öcalan’ın 1970’ler ve 80’lerde savunduğu sosyalizm anlayışı, dönemin tarihsel koşulları içinde şekillenmiş, devlet merkezli ve iktidarı hedefleyen klasik devrimci bir çizgiydi. Bu çizginin eleştirisi, benim açımdan sosyalizmin iflası anlamına gelmez. Eleştirdiğim şey, sosyalizmin devlete, iktidara ve merkeziyetçiliğe indirgenmiş yorumlarıdır. Dünya solunun tarihsel deneyimi açık biçimde göstermiştir ki özgürlük ve eşitlik iddiası taşıyan bir düşünce, devlet aygıtı içinde mutlaklaştırıldığında kolaylıkla bürokratik tahakküme ve yeni eşitsizliklere dönüşebilmektedir. Bu durum sosyalizmin yenilgisi değil, yanlış örgütlenme ve iktidar anlayışlarının sonucudur.
Bu nedenle Öcalan’ın 1999 sonrasında geliştirdiği devlet eleştirisini sosyalizmden vazgeçiş olarak değil, sosyalizmi otoriter ve devletçi kalıplardan kurtarma arayışı olarak okurum. İktidarın ele geçirilmesini tek özgürlük yolu olarak gören anlayışın sorgulanması, sosyalizmin tasfiyesi değil; yeniden düşünülmesi ve derinleştirilmesi anlamına gelir.
Ancak tam da bu noktada, Alevi–Kızılbaş bir sosyalist olarak ciddi bir mesafe koymam gereken bir alan başlar. Öcalan’ın “demokratik İslam” vurgusunu teolojik bir çağrıdan ziyade siyasal ve toplumsal bir yorum olarak okuduğunu biliyorum. Resmi devlet İslam’ı ve cemaatçi, hiyerarşik dini yapılar yönündeki eleştirisi, benim de uzun süredir karşı çıktığım yapılara yöneliktir.
Buna rağmen şu tarihsel gerçeği görmezden gelemem: Alevi–Kızılbaşlar açısından İslam, hangi sıfatla anılırsa anılsın, çoğu zaman dışlanma, asimilasyon ve katliamlarla birlikte anılmıştır. Bu nedenle “demokratik” sıfatıyla da olsa, İslam’ı merkeze alan bir siyasal dil benim için nötr değildir.
Alevi–Kızılbaş inanç ve düşünce dünyasında hak, kutsal metinlerde donmuş bir norm olarak değil, insanın vicdanında ve toplumsal ilişkiler içindeki sorumluluğunda aranır. Adalet, şeriat hükümlerine dayanan bir düzen olarak değil, rızaya ve karşılıklı onaya dayalı bir birlikte yaşam pratiği olarak kurulur. Toplum ise hiyerarşik ve kapsayıcı bir ümmet tasavvuru üzerinden değil, eşitlik temelinde bir araya gelen canlar topluluğu olarak varlık kazanır. Bu nedenle “demokratik İslam” söylemi, niyeti ne olursa olsun, Alevi–Kızılbaş özgürleşmesi açısından güvenli bir zemin sunmaz.
Medine Vesikası’na yapılan vurgu da benim açımdan temkinle ele alınması gereken bir referanstır. Bu metin, farklı toplulukların bir arada yaşamasına dair tarihsel bir sözleşme örneği olarak okunabilir. Ancak söz konusu sözleşmenin İslam’ın normatif çerçevesi içinde kurulduğu, son kertede peygamber otoritesine bağlı olduğu ve eşitliği koşullu ve bağlamsal biçimde tanımladığı gerçeği göz ardı edilemez.
Alevi–Kızılbaş tarihi bize defalarca şunu öğretmiştir: “Sözleşme”, “birlik” ve “kardeşlik” söylemleri çoğu zaman ilk ihlal edilen tarafın biz olduğu düzenlerle sonuçlanmıştır. Bu nedenle Medine Vesikası’nı evrensel bir çoğulculuk modeli olarak yüceltmek yerine, tarihsel sınırları olan bir deneyim olarak ele almak gerekir.
Ortadoğu’da siyasetin yalnızca sınıf diliyle kurulamayacağı doğrudur. Ancak benim için asıl belirleyici soru, bu dilin kimi merkeze aldığı ve kimi görünmez kıldığıdır. “Demokratik İslam” dili, Sünni çoğunluk açısından kapsayıcı görünebilir. Buna karşın Aleviler, Êzîdîler, Hristiyanlar ve inanç dışı topluluklar açısından bu dil çoğu zaman merkezin yeniden tanımlanması anlamına gelir. Merkez değişir, ancak merkez olma hali korunur.
Bu nedenle bu söylemi kültürel bağlamı dikkate alan bir arayış olarak anlasam da, aynı zamanda asimilasyon riski taşıyan bir siyasal dil olarak değerlendiriyorum.
Bir Alevi–Kızılbaş sosyalist olarak vardığım sonuç nettir. Sosyalizm bitmemiştir; hala en güçlü eşitlik ve özgürlük iddiasını taşımaktadır. Eleştirilmesi gereken sosyalizm değil, onu devlete ve iktidara hapseden yorumlardır. Öcalan’ın devlet eleştirisi bu açıdan anlaşılır ve tartışmaya değerdir. Ancak “demokratik İslam” ve Medine Vesikası merkezli bir siyasal tahayyül, Alevi–Kızılbaş özgürleşmesi açısından temkinle yaklaşılması gereken, sorunlu bir hattır.
Benim için özgürlük; ne devletle, ne ümmetle, ne de kutsalla kurulan bir merkezden doğar. Özgürlük, sınıfsal sömürünün ortadan kaldırıldığı, laik, eşitlikçi ve rızaya dayalı bir toplumsal düzende mümkündür. Sosyalizm, tam da bu nedenle, benim için hala vazgeçilmezdir.
Mehmet Ali Demir



















































































