Bir şeyin yaşanmış olması, söylenenlerin doğru olduğu anlamına gelir mi? Gerçekle doğru, inançla hakikat arasında nasıl bir ilişki var? Belki de asıl mesele, doğruyu bulmaktan önce doğru sandıklarımızı sorgulamaktır.
DOĞRU MU, DEĞİL Mİ?
Doğru mu, değil mi? Herkes bunu düşüne dursun, ben de düşüncelerimi aktarmaya çalışayım.
İnsan, hayatı boyunca doğruyu arar. Ancak çoğu zaman doğru olduğunu düşündüğü şeyle gerçeği birbirine karıştırır. Oysa bir şeye inanmak, onu doğru kabul etmek ya da yaşanan bir olayı gerçek olarak görmek, o olay hakkındaki bütün yargılarımızın doğru olduğu anlamına gelmez.
Belki de önce şu soruyu sormalıyız: Gerçek dediğimiz şey nedir, doğru dediğimiz şey neyi ifade eder?
YALAN GERÇEKTİR AMA DOĞRU DEĞİLDİR
Bir insanın yalan söylediğini düşünelim. O yalan söylenmiştir; yani ortada gerçekleşmiş bir eylem vardır. Bu yönüyle yalanın söylenmiş olması gerçektir. Ancak yalanın içeriği doğru değildir.
Burada birbirinden ayırmamız gereken iki şey var: Bir olayın gerçekleşmesi ve o olayla ilgili ileri sürülen iddianın doğruluğu.
Bir insanın yanlış bir bilgiye inanması, bir başkasını yanıltması ya da gerçeği çarpıtması da yaşanan dünyanın bir parçasıdır. Fakat bunların gerçekleşmiş olması, ortaya konulan düşünceyi doğru hâle getirmez.
Demek ki gerçeklik ile doğruluk, birbiriyle ilişkili olsa da her zaman aynı anlama gelmez. Bir şeyin yaşanmış olması başka, o şey hakkında söylenenlerin doğru olması başkadır.
EĞRİSİYLE DOĞRUSUYLA GERÇEK
Hayat yalnızca doğrulardan oluşmaz. Yanlışlar, yanılgılar, haksızlıklar, aldatmalar, iyilikler ve dayanışmalar da hayatın içindedir.
İnsan bazen yanılır, bazen yanılgısının farkına varır; bazen de kendi düşüncesini doğru kabul ederek başkasının gerçeğini görmezden gelir. Bir olayın farklı insanlar tarafından farklı biçimlerde algılanması da mümkündür.
Ancak her algı aynı ölçüde doğru değildir. İnsanların farklı düşünmesi, bütün düşüncelerin eşit derecede gerçeği yansıttığı anlamına gelmez. Kişisel deneyimlerimiz bize bir şey anlatabilir; fakat bir iddianın doğruluğunu değerlendirirken yalnızca hislerimize ve inançlarımıza dayanamayız.
Bu nedenle gerçeği anlamaya çalışırken hem yaşananları hem de onları yorumlama biçimimizi sorgulamamız gerekir.
GERÇEKLEŞEN HER ŞEY DOĞRU MUDUR?
Bir olayın gerçekleşmiş olması, o olayın doğru, haklı ya da adil olduğu anlamına gelir mi?
Bir haksızlık yaşandığında onun gerçekliği tartışma konusu olmayabilir. Ancak haksızlığın yaşanmış olması, onu haklı çıkarmaz. Bir insanın güçlü olması, söylediği her sözü doğru yapmadığı gibi, çoğunluğun bir düşünceyi benimsemesi de o düşünceyi kendiliğinden doğru hâle getirmez.
Burada gerçekliğin varlığıyla bir eylemin niteliğini birbirinden ayırmak gerekir. Yaşanan bir olay gerçek olabilir; fakat o olayın değerlendirilmesi, doğruluk ve adalet gibi başka ölçütleri de gerektirir.
Gerçeği kabul etmek, yaşananı onaylamak değildir. Aksine, ne olduğunu doğru biçimde anlayabilmek, onu değiştirebilmenin de ilk adımıdır.
KENDİ DOĞRUMUZ, BAŞKASININ YANLIŞI MI?
İnsan, çoğu zaman dünyayı kendi deneyimleri, düşünceleri ve çıkarları üzerinden yorumlar. Kendi doğrularına sıkı sıkıya bağlandığında ise farklı bir düşünceyi yalnızca yanlış değil, bütünüyle değersiz de görebilir.
Oysa kendimizden emin olmamız, yanılmadığımızın kanıtı değildir. Bazen savunduğumuz düşünce doğru olabilir; bazen de alışkanlıklarımız, önyargılarımız veya çıkarlarımız, gerçeği olduğu gibi görmemizi engelleyebilir.
Bu nedenle kendimize şu soruyu yöneltebilmeliyiz: Savunduğum düşünceyi gerçekten doğru olduğu için mi benimsiyorum, yoksa benim düşüncem olduğu için mi doğru kabul ediyorum?
Bu soru yalnızca bireysel ilişkilerimiz açısından değil, toplumsal yaşam bakımından da önemlidir. Çünkü kendi doğrumuzu sorgulamaktan vazgeçtiğimizde, başkasının haklı olabileceği ihtimalini de gözden kaçırabiliriz.
RIZALIK VE HAKKANİYETİN ÖLÇÜSÜ
Toplumsal yaşamda doğruyu aramak, yalnızca kimin haklı olduğunu belirlemekten ibaret değildir. Aynı zamanda hakkaniyeti gözetmek, başkasının hakkını tanımak ve ortak yaşamın koşullarını sorgulamak anlamına gelir.
Bir düşüncenin ya da kararın güçlüler tarafından benimsenmesi, onun adil olduğu anlamına gelmez. Bir uygulamanın uzun yıllardır sürüyor olması da onu kendiliğinden doğru kılmaz.
Özellikle rızalık ve karşılıklılık üzerine kurulu bir yaşam anlayışında, insanın kendi hakkını savunması kadar başkasının hakkını gözetmesi de önemlidir. Çünkü ortak yaşam, yalnızca kişinin kendi doğrusunu kabul ettirmesiyle değil, herkesin hakkının ve sözünün dikkate alınmasıyla anlam kazanır.
Burada asıl mesele, farklılıkları ortadan kaldırmak değil; farklı düşünceler arasında adaleti, hakkaniyeti ve karşılıklı anlayışı mümkün kılmaktır.
GERÇEĞİ GÖRMEK, DOĞRUYU ARAMAK
Gerçek, bizim kabulümüzle var olmaz. Bir iddianın doğru olması da bizim ona inanmamızla kanıtlanmış olmaz. İnançlarımız, düşüncelerimiz ve yorumlarımız gerçeği anlamamıza yardımcı olabilir; ancak gerektiğinde onları sorgulamayı da bilmeliyiz.
Belki de insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, kendi düşüncelerine dışarıdan bakabilmektir. Çünkü doğruyu aramak, yalnızca başkalarının yanlışlarını göstermek değil, kendi yanılgılarımızla da yüzleşebilmektir.
Gerçeğin içinde doğrular da yanlışlar da bulunabilir. Ancak bu durum, doğru ile yanlış arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, bu ayrımı yapabilmek için daha dikkatli düşünmemiz gerektiğini gösterir.
Öyleyse asıl soru şu: Biz gerçekten doğruyu mu arıyoruz, yoksa inanmak istediğimiz şeyi doğru kabul ederek gerçeğin yalnızca işimize gelen kısmını mı görüyoruz?
Ya siz, ne düşünüyorsunuz?


















































































