PİRYOL – Alevi toplumunun hayatın her alanında kendi gibi olma mücadelesine omuz vermek gerektiğini ifade eden AABK Onursal Başkanı Turgut Öker , “Biz Aleviyiz” demek yetmez; bunu eğitimde, inançta, örgütlenmede, hayatın her alanında pratiğe geçirmek gerekir” dedi.

Alevi hareketinin örgütlenmesinde büyük emekleri olan AABK Onursal Başkanı Turgut Öker, sosyal medyadan paylaştığı bir değerlendirme ile Alevi hareketinin son süreçte yaşadığı tıkanıklığın aşılmasında yüklenilmesi gereken halkaya işaret etti.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Onursal Başkanı Turgut Öker, Alevi örgütlenmesinin geliştirilmesinde, öğretinin gereklerine uygun bir pratiğinin yaşamın tüm alanlarında üretilmesinin önemine değindi.
Öker’in “Alevilik lafla değil, duruşla yaşatılır” yazısı şöyle:
“Yaklaşık kırk yıla yakındır Alevi örgütlenmesinin içindeyim. Bu kadar yılın sonunda şunu çok net söyleyebilirim: Alevilik üzerine konuşurken yöntem önemlidir, kural önemlidir ama hepsinden önce niyet önemlidir.
Madımak Katliamı’ndan sonra hepimizin önünde çok ağır bir tablo vardı. Yakılmış canlar vardı, susturulmuş bir toplum vardı, dağılmış bir Alevilik vardı. O günden sonra biz birbirimizle uğraşmaya, yöresel farkları kaşımaya, ocakları yarıştırmaya, kuşakları karşı karşıya getirmeye odaklanmadık. Çünkü o günün ihtiyacı kimin daha doğru bildiği değildi; o günün ihtiyacı Alevi toplumunu ayakta tutmaktı.
Bütün enerjimizi Alevi toplumunu derleyip toparlamaya, örgütlemeye ve güçlü bir yapı kurmaya verdik. Çünkü biliyorduk ki örgütsüz bir Alevilik her zaman savunmasızdır. Bu yürüyüşte çok net bir çizgimiz vardı: Alevilik İslam’ın bir mezhebi değildir, bir tarikat hiç değildir. Alevilik İslam’dan ayrı, kendine özgü bir inançtır. Bu söz laf olsun diye söylenmedi; bu bilinçli bir tercihti, stratejik bir duruştu.
1995’ten itibaren hukuksal alanda atılan bütün adımlar bu duruşla atıldı. Hakları bu çizgiyle aldık. Ancak şunu da dürüstçe söylemek gerekir: Pratiğimiz her zaman bu duruşa uygun olmadı. Çünkü ana gövde, köyünde yaşadığı geleneksel Aleviliği olduğu gibi bize dayattı. Biz hukuksal alanda ileri giderken, pratikte çoğu zaman bu yükle yürümek zorunda kaldık.
1980’li yılların sonlarında Almanya’da ilk cemler yapılmaya başlandı. O dönemde cem yapan tek kişi vardı; özel olarak Türkiye’den çağrılan Şinasi Koç Dede. Başka da kimse yoktu. O yıllarda dedelik bugünkü gibi bir geçim kaynağı değildi, bir meslek değildi, bir kariyer hiç değildi. Kutsal ocak mensuplarının büyük bir kısmının Alevilik diye ayrı, bağımsız bir inanç dünyası yoktu; onların dünyası köyde yaşanan, alışkanlıklarla taşınan geleneksel pratikle sınırlıydı.
Biz bir yandan hukuken “Alevilik kendine özgü bir inançtır” derken, pratikte bu geleneksel gerçeklikle yol aldık. Bu bir çelişkiydi ve biz bu çelişkiyi inkâr etmeden yürüdük. Kopuşu değil süreci esas aldık; toplumu kaybetmeden, ana gövdeyi dışlamadan dönüşmeyi seçtik. Kadınların posta oturması büyük mücadelelerle oldu, cemler değişti, hakka uğurlamalarda İslami terminolojiden uzaklaşmak için ciddi emek verildi ama yetmedi, eksik kaldı.
Bugün bunu rahatça söyleyebiliyorum; çünkü biz görevi bırakalı on beş yıl oldu. Artık savunma yapma ihtiyacımız yok. Bizim dönemimizde eksik bıraktığımız adımlar oldu, bugün yanlış görülen uygulamalar oldu ama hiçbir zaman “biz ne yaptıysak doğrudur” gibi ilkel bir savunma refleksine girmedik. Çünkü Alevilik kendini sorgulayan bir inançtır; öz-eleştiriden korkmaz, yüzleşmekten kaçmaz.
Bugün yapılması gereken geçmişle kavga etmek değil; Alevi toplumunun daha özgüvenli, daha kararlı, hayatın her alanında kendi gibi olma mücadelesine omuz vermektir. “Biz Aleviyiz” demek yetmez; bunu eğitimde, inançta, örgütlenmede, hayatın her alanında pratiğe geçirmek gerekir.
Eğer bu tartışma laf olsun diye yapılmıyorsa niyet bellidir: Aleviliği bir adım ileri taşımak. Geçmişten öğrenerek, bugünü cesaretle sahiplenerek ve geleceği kendi irademizle kurarak; Alevi toplumunun her alanda kendi kimliğiyle, kendi sözüyle ve kendi duruşuyla var olmasını sağlamak.
Ancak şunun da açıkça altını çizmek gerekir:
Alevi hareketini dibe sürükleyen, örgütsel güveni yok eden, yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma iddialarıyla anılan yapıların bu tartışmayı yapma ahlaki ve siyasal zemini yoktur. Bu tartışma; sicili temiz, toplum nezdinde itibarı olan, sözüyle eylemi örtüşen, Aleviliği kişisel hesapların ve çıkar ilişkilerinin aracı haline getirmeyen kadroların sorumluluğudur. Alevilik mücadelesi koltukla değil; inançla, emekle ve duruşla yürütülür.”




















































































