Güç, insanın karakterini açığa çıkaran bir turnusol kağıdıdır. Kimini yüceltir, kimini çürütür. Kimini adaletin yoluna sokar, kimini kendi karanlığının içine hapseder. Tarih boyunca en büyük ihanetler, en acımasız uygulamalar ve en derin yozlaşmalar çoğu zaman güç ile sınanan insanların elinden çıkmıştır. Bugün de farklı değil. Siyasi iktidardan muhalefete, sendikalardan konfederasyonlara, derneklerden en küçük topluluklara kadar her yapıda aynı döngü işliyor:
Gücü eline geçiren, eleştirdiğine benzeyerek kendinden önce eleştirdiği iktidarın bir kopyasına dönüşüyor.
Özgürlük diyenin özgürlükten, demokrasi diyenin demokrasiden, insan hakları diyenin insandan ne anladığı artık sloganlarla ölçülüyor. Söz çok, ilke az. Eleştiri çok, özeleştiri yok. Gücün cazibesi öyle bir hal alıyor ki, kişi önce dilini kaybediyor, sonra vicdanını, en sonunda da adalet duygusunu.
Bugün tek adam yönetimine karşı olduğunu söyleyen, kendi kurumunda tüm kararları tek başına alıyor. Çoğulculuk çağrısı yapan, en küçük eleştiriye bile tahammül edemiyor. Kadın hakları savunuculuğuna soyunan, kapısına gelen kadını saatlerce bekletiyor. Adalet isteyen, kendi yakınlarının yanlışını sorgulamadan savunuyor. Eşitlik diyen ise, konumu tehlikeye girmesin diye herkesi hiyerarşik bir çemberin içine dolduruyor.
Bu örnekler artık bireysel bir tutarsızlık değil; toplumsal bir çürümenin anatomisi. Ülkemizin ve toplumlarımızın en küçük yapılarına kadar sirayet etmiş bir zihniyetin dışavurumu. Sorun yalnızca iktidarda değil; iktidarın dili, üslubu, yöntemi ve hoyratlığının, gücü ele geçiren her yapının içine nüfuz etmiş olmasıdır.
Buna, toplumda en çok şikayet edilen ama en çok da taklit edilen başka bir döngü daha ekleniyor: Hırsızlık, yolsuzluk ve hesap vermeme kültürü.
Eleştirdikleri iktidarın yolsuzluklarını dillerine dolayanlar, gücü ele geçirdiklerinde en küçük bir harcamanın bile hesabını vermez oluyor. Şeffaflık isterken kapalı kapılar ardında karar alıyor; hesap sormayı görev sayarken hesap vermeyi zül sayıyorlar.
Gücün zehri yalnızca en tepedekine değil, etrafında dolaşana da bulaşır. Gücün yakınında bulunan kişi, önce sessiz kalmayı öğrenir. Sonra yanlışları görmezden gelmeyi. Sonra yanlışa kılıf uydurmayı. En sonunda da “benim adamım mı?” ölçüsüyle hakikat tartmayı. Böylece adaletin terazisi bozulur, aklın yerini sadakat alır, ilkelerin yerini çıkarlar.
Özgürlük yalnızca kendisi gibi düşünenlere sağlanır; muhalif olana değil.
Eşitlik yalnızca kendi grubuna uygulanır; diğerine değil.
Demokrasi yalnızca sloganlarda hatırlanır; kararlarda değil.
İnsan hakları yalnızca taraftara layık görülür; farklı olana değil.
Oysa gerçek demokrasi, kendisi gibi olmayana da hak tanımaktır. Gerçek adalet, yakınını değil doğruyu savunmaktır. Gerçek eşitlik, konfor alanını korumak için değil, hakkaniyet için vardır. Fakat gücün karanlık yüzü bu kavramları hızla tüketir, yozlaştırır ve sonunda içi boş, anlamı çürümüş bir kabuğa dönüştürür.
Bugün yaşadığımız şey tam olarak budur:
Toplumsal bir çıldırma hali.
Yapılan yanlışa yanlış demek yerine, “kim yaptı?” sorusunu önceleyen bir akıl.
Hakikati değil kişiyi merkeze alan bir vicdan.
İlkeyi değil sadakati öne çıkaran bir kültür.
Eleştirdiğini taklit eden, benzediğini fark etmeyen ve benzedikçe daha da sertleşen bir siyasi ve toplumsal iklim.
Bu döngü kırılmadığı sürece, her yeni iktidar bir öncekinin kötüsünü üretmeye devam edecektir. Çünkü mesele kişiye değil, kültüre dairdir. Kimin yönettiği değil, gücün nasıl sınırlandığı önemlidir. İlkeselliğin olmadığı yerde demokrasi yalnızca bir dekor, adalet yalnızca bir kelime, eşitlik yalnızca bir temenni olarak kalır.
Gerçek değişim, gücün sınırlandığı, hesabın sorulduğu, yöneticilerin kutsanmadığı, çoğulculuğun yalnızca sözde değil eylemde yer aldığı bir toplumla mümkündür. Aksi halde, güç zehirlenmesi her yapıyı ele geçirmekten geri durmayacak; toplum eleştirdiğine benzeyen yeni iktidarların bitmeyen döngüsüne mahkûm olmaya devam edecektir.
Mehmet Ali Demir


















































































