İnsan başkalarının yanlışlarını görmekte çoğu zaman zorlanmaz. Bir haksızlıkla karşılaştığında itiraz eder, bir kusur gördüğünde eleştirir, adaletsizlik karşısında sesini yükseltir. Peki, aynı dikkati kendisine gösterebilir mi? Başkasında gördüğü yanlışı kendisi yaptığında da fark edebilir mi? Yoksa başkalarının kusurlarını büyütürken kendi yanlışlarını küçültmenin yollarını mı arar?
Özeleştiri, insanın kendi özüyle yüzleşme cesaretidir. Kendini sorgulaması, yanlışlarını fark etmesi, eksiklerini gidermeye çalışması ve gelişiminin önündeki engellerden arınmasıdır. Çünkü insanın gerçek gücü hiç yanlış yapmamasında değil; yanlışını görebilmesinde, kabul edebilmesinde ve onu telafi edecek cesareti gösterebilmesindedir.
Ne var ki kendimizle yüzleşmek her zaman kolay değildir. Bazen yanlışımızı fark etmeyiz, bazen de fark ettiğimiz hâlde kabul etmekten kaçınırız. Çünkü yanlışını kabul etmekle küçük düşürülmeyi birbirine karıştıran bir toplumsal kültürün içinde yaşıyoruz. İnsanların eksiklikleriyle alay ediyor, hatalarını öğrenme fırsatı olarak görmek yerine onları utandırmanın aracı hâline getiriyoruz. Sonra da insanların neden kendilerini savunmaya geçtiğini, yanlışlarını neden gizlediğini merak ediyoruz.
Belki de zayıflıklarımızı başkalarıyla alay ederek örtmeye çalışıyoruz. Başkasının hatasını büyüttüğümüzde kendi kusurumuzun görünmez olacağını sanıyoruz. Oysa insanın yanlışlarıyla yüzleşmesini zorlaştıran bir ortam, yalnızca o kişiye değil, hepimize zarar verir. Çünkü yanlışını saklamayı öğrenen insan, onu düzeltme fırsatını da kaybedebilir.
İnsan bazen yanlışını kabul etmekten değil, yanlışını kabul ettiği için küçük düşürülmekten korkar.
Bu nedenle eleştiriyle aşağılamayı birbirinden ayırmalıyız. Eleştirinin amacı üstünlük kurmak, karşısındakini susturmak ya da cezalandırmak değil, onun kendisini görebilmesine yardımcı olmaktır. Samimi bir eleştiri, özeleştiriye kapı aralayabilir. Gerçek dostluk da yalnızca güzel sözler söylemekten ibaret değildir. Dost, yanlışımızı gördüğünde bizi uyarmaktan kaçınmayan, bunu yaparken de onurumuzu gözeten kişidir.
Ancak bir insana ayna tutabilmek için önce onunla bağ kurmak, güven oluşturmak gerekir. Dayatılan düşünceler çoğu zaman direnç doğurur; insan kendi ihtiyacını fark ettiğinde ise değişim için gerçek bir adım atabilir. Bu yüzden başkasına ayna tutarken kendimizi onun yerine koymalı, aynayı bir silaha değil, kendisini tanımasına yardımcı olacak bir araca dönüştürmeliyiz.
Elbette her insan kendi içindeki aynaya bakmaya aynı ölçüde hazır değildir. Kimi yanlışını kendisi fark eder, kimi başkasının uyarısına ihtiyaç duyar. Önemli olan, insanın yanlışını fark ettiğinde ne yaptığıdır. Çünkü karakterin gücü, hiç yanılmamakta değil, yanılgıyla yüzleşebilmekte ortaya çıkar.
Ancak farkındalık tek başına yeterli değildir. İnsan yanlışını görüp hiçbir şeyi değiştirmiyorsa, başkalarına verdiği zararı sürdürüyorsa özeleştirinin davranışla tamamlanması gerekir. İnsana değişmesi için fırsat tanımak önemlidir; fakat bu, başkalarının sürekli zarar görmesine göz yummak anlamına gelmez. Bazen bağı koparmadan mesafe koymak, bazen de ortak yaşamı korumak için daha kesin sınırlar çizmek gerekir.
Burada adaletle merhametin birbirine karşıt olmadığını anlamalıyız. Adalet, yapılan yanlışı görmezden gelmemeyi; merhamet ise insanı yaptığı yanlıştan ibaret saymamayı gerektirir. Bir insanın yaptıklarının hesabını sormakla değişme ihtimalini korumak birlikte mümkündür. Yeter ki yanlışın sorumluluğu alınsın, verilen zarar mümkün olduğunca telafi edilsin ve değişim sözde kalmayıp davranışlara yansısın.
Vicdan, insanın terazisidir. Ancak bu terazinin ayarını en çok bozan şeylerden biri, yakınlarımıza duyduğumuz bağlılıktır. Sevdiğimiz insanın yanlışına mazeret bulurken aynı yanlışı başkası yaptığında onu ağır biçimde eleştirebiliriz. Böylece iltimas ve çifte standart, farkına bile varmadan hayatımıza yerleşir.
Oysa adalet, insanları sevip sevmememize göre değişen bir ölçü olamaz. Düşmanımıza karşı bile adil olabilmeliyiz. Bu, yapılan kötülüğü unutmak ya da haksızlığa sessiz kalmak değildir; karşı çıktığımız yanlışın benzerini bizim de yapmamamızdır.
Terazi, tarttığı kişiye göre değişiyorsa orada adalet değil, tarafgirlik vardır.
Üstelik insan çoğu zaman kendi yanlışı için gerekçeler üretir. Başkasının davranışını değerlendirirken ilkelerden söz eder, kendi davranışını değerlendirirken koşulları öne sürer. Gerçeği aramak yerine inanmak istediği şeyi haklı çıkaracak nedenler bulur. Bu nedenle kendimize yalnızca Neden böyle yaptım? diye sormak yetmez. Acaba kendimi haklı çıkarmak için mi gerekçeler üretiyorum? sorusunu da sorabilmeliyiz.
Bunun için insan önce kendisinden başlamalıdır. Bu, başkalarına destek olmak için kusursuz olmayı beklemek anlamına gelmez. Hiçbirimiz tamamlanmış değiliz. Önemli olan, sözümüzle eylemimiz arasındaki tutarlılığı gözetmek ve başkalarına gösterdiğimiz ölçüyü kendimize de uygulayabilmektir.
İnsan kendi kendisinin madencisidir. Derinliklerine indikçe bazen farkında olmadığı korkularını, önyargılarını ve zayıflıklarını; bazen de keşfetmediği yeteneklerini ve güzelliklerini bulur. Hayatın güçlükleri de bu yolculukta bize ayna tutar. Bir yapının ne kadar sağlam olduğunu deprem yaşanmadan bütünüyle bilemeyiz. İnsan da kimi özelliklerini zor zamanlarda keşfeder. Ancak kendimizi tanımak, yalnızca kriz anlarında nasıl davrandığımızı görmekten ibaret değildir; gündelik hayatın içinde nasıl yaşadığımızı da sorgulamayı gerektirir.
Her insan bir hazinedir ama herkes kendi hazinesini keşfedemez. Korkular, alışkanlıklar, önyargılar ve başkalarıyla sürekli yarışma ihtiyacı, insanın kendisini gerçekleştirmesinin önünde engellere dönüşebilir. Oysa herkesin herkesten üstün olması ya da her şey olması gerekmiyor. Asıl mesele, insanın kendi kapasitesini tanıması, kendisini başkalarıyla yarıştırmak yerine kendi sınırlarını aşmaya çalışmasıdır.
Başkalarını geçmeye çalışan insanın bir rakibi vardır; kendisini aşmaya çalışan insanın ise bitmeyen bir gelişim yolculuğu.
Fakat insan yalnızca kendi çabasıyla şekillenmez. Onu çevreleyen maddi koşullar, ailesi, eğitimi, ilişkileri ve toplumsal kültür de gelişimini etkiler. Bir çiftçi kendi tarlasında organik tarım yapmak istese bile çevredeki tarlalardan rüzgârla taşınan kimyasallardan bütünüyle korunamayabilir. İnsan da içinde yaşadığı ortamdan bağımsız değildir. Dürüstlüğün cezalandırıldığı, hataların alaya alındığı, başkasının başarısının tehdit sayıldığı bir yerde doğru davranmak güçleşir.
Bu durum bireysel sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz; ancak sorumluluğumuzu genişletir. Yalnızca Ben nerede yanlış yapıyorum? diye değil, Başkalarının daha iyi insanlar olmasını kolaylaştıran bir ortamın oluşmasına katkı sunuyor muyum? diye de sormalıyız.
Çünkü iyilik, yalnızca bireysel bir özellik değil, birlikte oluşturduğumuz yaşam ortamının da niteliğidir. Bir insan girdiği yere huzur, güven ve umut taşıyabilir; bir başkasının sevincini çoğaltabilir, kendisine inanmasına yardımcı olabilir. Önemli olan, varlığımızla başkalarını kendimize bağımlı kılmak değil, onların kendi güçlerini keşfetmelerine katkı sunmaktır.
İnsan kendi iyilik pınarının kaynağını her zaman beslemeli ve aktığı her yere bereketini taşımalıdır. Çünkü dolmayan taşmaz. Başkalarına iyilik sunabilmek için kendi içimizdeki kaynağı da beslemeliyiz. Bunun yolu vicdanımızı diri tutmaktan, sevgimizi büyütmekten, bilgimizi artırmaktan ve kendimizi sorgulamaktan geçer. Pınar insanın içindedir; onu besleyen ise hayatın kendisidir.
Sevgi bu yolculuğun en güçlü kaynaklarından biridir. Ancak sevgi, adaletle buluşmadığında ayrıcalığa dönüşebilir. Sevdiklerimizin yanlışını görmezden gelmek, başkasının hakkını eksiltmek pahasına onları korumak gerçek sevgi değildir. Bazen sevdiğimiz insanı uyarmak, bazen de onun yanlışına karşı çıkmak gerekir.
Sevgi bizi birbirimize yaklaştırır; vicdan kendimizle yüzleştirir; adalet ise duygularımız ne olursa olsun doğru olanın yanında durmamızı sağlar.
İnsanın herkese aynı ölçüde sevgi duyması mümkün olmayabilir. Ancak saygısını ve adalet duygusunu korumak zorundadır. Çünkü adaletin gerçek sınavı, yalnızca sevdiklerimize değil, sevmediklerimize; yalnızca başkalarına değil, kendimize de hakkaniyetle yaklaşabilmektir.
Özeleştiri, insanın kendisini sürekli suçlaması ya da geçmişteki yanlışlarına takılıp kalması değildir. Yanlışı fark etmek, sorumluluğunu üstlenmek, mümkünse zararı telafi etmek ve davranışını değiştirmek için harekete geçmektir. Pişmanlıkta takılıp kalmak yerine farkındalığı gelişime dönüştürmek; kendimize yaptığımız haksızlıkları aşarken başkalarına verdiğimiz zararları da onarmak gerekir.
İnsan kendisine ayna tutmayı öğrendiğinde başkalarının aynasından da korkmamaya başlar. Yanlışını kabul etmek onu küçültmez; aksine, kendisini sürekli haklı çıkarma ihtiyacının esiri olmaktan kurtarır. Böylece hem kendisiyle hem de çevresiyle daha sahici bir ilişki kurabilir.
Belki de ihtiyacımız olan, herkesin kusursuz olduğu bir toplum değil; insanların yanlışlarını saklamak zorunda kalmadığı, hataların aşağılanma nedeni değil öğrenme fırsatı sayıldığı, haksızlıkların karşılıksız bırakılmadığı ve değişmek isteyenlere kapıların bütünüyle kapatılmadığı bir yaşam kültürüdür.
İnsanı kazanmak için kapıyı açık tutmalı, adaleti korumak için sınır koymalı, iyiliği büyütmek için de önce kendi içimizdeki kaynağı beslemeliyiz.
Kendimize ayna tutmakla başlayıp birbirimizin gelişimine katkı sunarak büyütebileceğimiz bir kültür…
Bir iyilik habitatı.
Çünkü dünya, yalnızca kendisini düzeltmeye çalışan insanların değil, birbirinin daha iyi olabilmesine imkân tanıyan insanların da emeğine ihtiyaç duyuyor.
Öyleyse kendimize bir kez daha soralım: Başkasının yanlışını görmekte gösterdiğimiz cesareti kendi yanlışımızı görmekte de gösterebiliyor muyuz?
Belki değişim, bu soruya dürüstçe yanıt verebildiğimiz yerde başlayacak.
İyilik kazansın…



















































































Kutlarım,, vicdanlı ve objektif bir yazı.