İnsan her şeyden önce bedensel ve ruhsal olarak kendine aittir. Yalnız mesele bununla bitmiyor. Sosyal bir varlık olarak insanın aidiyet hissi konusu hayatın tüm alanlarında farklı renkleriyle gerçekleşmek durumundadır.
İnsan yaşamı boyunca birçok açıdan kendini gerçekleştirmek için mücadele verir. İnsanın hayatına anlam katan şey onun kendini bulma, tamamlama ve gerçekleştirme isteğidir. Anlam, insanın iç dünyası için önemli bir ihtiyaçtır. İnsan her daim hayatına anlam katacak şeylerin peşine düşer, onlar için uğraş verir. Anlamı olmayan ya da anlamını yitiren hiçbir şey için insan emek harcamak istemez. Bu döngü insanın yaşamı boyunca sürüp gider.
Elbette ki, insanın yaşamında anlamsız birçok şeyle ilişkisi olmuştur, olur, olacak da. Çünkü insan her zaman için bir arayış içindedir. Yaşadığı hayatı sürekli olarak daha iyiye, güzele doğru yönlendirme çabasındaki insanda bu arayış hep olacaktır da. İnsanın yaşamındaki maddi, manevi birçok şeyde bunu görebiliriz. Bir evi, arabası olan insan için yeni bir ev daha iyi bir araba arayışı imkanlar ölçüsünde bir süre daha devam eder, ta ki, içine sinen, kendine ait hissettiği bir doyum noktasına ulaşana dek.
Aslında insanların birçok açıdan doyumsuz olduğu da söylenir. Ancak ben kendi payıma bu görüşün doğru olmadığı kanaati taşırım. Çünkü insanlar ulaştıkları maddi şeyleri o andaki imkanları ölçüsünde elde ederler. Yani elde ettikleri şeyler kendi istedikleri değil, o an ulaşabildikleriyle sınırlıdır. Haliyle içten içe benimsemedikleri ve kendilerine yabancı gördükleri birçok şeyi insanlar elde etseler de arayışları hep sürer. Ne zaman ki, insanların elde ettikleri ya da kavuştukları şeyler onların anlam dünyasında bir doygunluk yaratır işte o zaman insanlarda o şeylere karşı bir aidiyet hissi oluşur. Bunu sadece maddi şeyler için düşünmemek gerek. Manevi şeyler konusunda da insanlar bu şekilde hareket ederler.
İnsanlar her daim verili koşullara, ulaşabildikleri imkanlara göre hareket ederler. İnsanların koşulları değiştiğinde hayatlarında birçok şeyi anında değiştirdiklerine tanık oluruz. Yani, yokluktan, kısıtlı imkanlardan ya da şansızlıktan kaynaklı insanların karşılarına çıkan şeylere idareten mecbur kalmaları meselesidir bu. Hayalini kurduğu evi, arabayı, kıyafeti henüz bulamayan insan o ana kadar elbette ki, birçok şeyden istifade etmek zorunda kalacaktır. Ama istediği, hayalini kurduğu şeyleri elde etmenin, onlara kavuşmanın arzusu insanın içinde hep saklı kalacaktır. İnsandaki arayışın nedeni de budur. İnsan ne aradığını biliyorsa, aradığını bulduğunda ona karşı içinde bir aidiyet hissi oluşur. Bu bağ yaşamdaki en güçlü bağlardan biridir.
İnsan hayatında aidiyet hissinin oluştuğu şeylerle ilgili gösterdiği sahiplenme kararlılığı çok güçlüdür. Yeter ki insan kendine ait ya da kendini ait hissedebilsin hayatındaki şeylerle ilgili. Bunun için yapamayacağı fedakarlık yoktur.
İnsan, bedenine, ruhuna, benliğine, düşüncelerine, dünya görüşüne vs. ait hissettiği şeylere karşı çok büyük bir özveri içinde hareket eder. Tersi de doğrudur, insan kendine ait ya da kendini ait hissetmediği şeyler için kılını kıpırdatmak istemez.
İnsan hayatı ihtiyaç, anlam ve aidiyet duygusu ile örülüdür. İnsanın maddi ihtiyaçlarından belki de daha fazla bu duygusal ihtiyaçları için anlam ve aidiyet hissinin oluşması gerekir. İnsanlar arası duygusal paylaşımlarda bunu daha net bir şekilde görebiliriz. Aynı anne babadan, akraba çevresinden hatta insanın kendi anne babasında dahi aradığı duygusal yakınlık kendi anlam dünyası ile kurduğu bağlar açısından güçlenir ya da zayıflar. Keza evlilik ilişkisinde de böyledir. İnsanlar bir şekilde evlenirler ama aradıkları duygusal paylaşımı, anlamı ve aidiyet duygusunu bulamadıklarında iki yabancı olarak evlilik ilişkisi içinde yalnızlaşırlar. Evlilik ilişkisi şekilsel olarak devam etse de insanlar ruhsal olarak kopuş yaşarlar. Böylesi burumlar ise aile içindeki her türlü paylaşımın niteliksizleşmesi sonucunu doğurur.
Aslında maddi manevi insanın hayatındaki her şeyin bir anlam bulması, aidiyet hissini oluşturabilmesi gerekiyor. İnsanın yaşamına kattığı, ortaklaştığı, ilişki geliştirdiği her şeyin onun ruhuyla eşleşmesi sağlanamadığında arayışlar, kopuşlar vs. hep sürüp gidiyor. Çünkü insan duygu dünyası ile eşleşen, bütünleşen hiçbir şeyden kendisini ayrı tutamaz. O yüzden aidiyet hissi için anlam yaratacak her şeye karşı insan doğal bir yatkınlık içindedir. Ve bunu hissettiği her durumda karşı konulmaz bir çekim duygusu yaşar. Elbette ki insan yaşadığı bütün ilişkilerde belli bir tatmin yaşamak ister. Yediği yemekte, içtiği suda, soluduğu havada beklediği tatmini yaşayan insan belli bir doyuma ulaşır. İnsanlar aslında doyumsuz değildir. Her insanın tatmin ve doyum eşiği farklı olsa da en nihayetinde herkesin belli bir doyum noktası vardır. Bazı durumlarda ve bazı insanlar için doyumsuzluk ya da açgözlülük tanımlamaları kullanılır, bunlar yersiz de değildir. Çünkü her toplumsal sistem kendi insan tipini, kendi kültürünü, kendi ahlakını ve kendi yaşam tarzını ve kendi değerlerini yaratır. Kapitalist sistemin bireyciliği içinde insanların bencilleşmesi ve toplumsallıktan uzaklaşmasından kaynaklı paylaşım noktasında ciddi sorunlara yol açar. İnsanı insana yabancılaştıran, insanı insani değerlerden uzaklaştıran kapitalist bireyci düşünce ve yaşayış tarzı içinde bireylerin gözlerinin bir türlü doymamasından kaynaklı yaşanan doyumsuzluk hissi aslında insanın kendi özünde bozulmalara yol açar. Toplumsal yaşam içinde insanın ihtiyaç duyduğu sosyal ilişkilerde bunun sayısız olumsuz örneklerini görebiliriz. Paylaşma konusunda oldukça sorunlu olan ve girdiği her ilişkide tüketici olan söz konusu kişilikler aslında insani değerleri de dejenere ederler.
Mesele insanın içinde yaşadığı topluma, gücü, yeteneği oranında ne katkı sunduğu ya da toplumdan ne aşırdığı meselesidir. Günümüz toplumunun üretim bölüşüm ilişkileri içinde insanların kendisi ve içinde bulunduğu toplum için üretici mi tüketici mi olduğuna bakmak gerekiyor. Yani, her şey çalışanlar ve çalanlar meselesinde düğümleniyor. İnsanın gücünü ve yeteneğini ne için seferber ettiği onun toplum içindeki duruşunu özetler. Haliyle insanların içinde yaşadıkları toplumla geliştirdikleri ilişkinin niteliği onların kişiliği ve karakterini belirler. İnsanın ne için emek harcadığı ve üretilen değerlerle kurduğu ilişki biçimi onun yaşam tarzını özetler. İnsanın insana ve insanın doğaya karşı yaklaşımında birey-toplum dengesinin bozulduğu her durumda insan çevresine zarar vermeye başlar. O yüzden insanın ihtiyacından fazla sahip olduğu her aşırı durum onu içinde yaşadığı topluma karşı sorunlu bir hale getirir. İnsan önce kendi içindeki insani değerlere zarar verir, sonra da çevresindeki canlılara ve doğaya zarar verir. Tabii ki, her insan ihtiyacını belli bir doyum noktasına ulaştırmak için uğraş verir. Bu olması gerekendir ama mesele ihtiyacı aşan biriktirme anlayışıdır. Burada sınırların aşılması başka insanların ihtiyacını karşılayamamaları sonucunu doğurur. Eğer toplum içinde üretilen değerlerin paylaşımı konusunda bir sorun varsa bu birilerinin ihtiyacını karşılayamamasına birilerinin de ihtiyaç fazlasını biriktirmelerine yol açar. Birilerinde servet, birilerinde sefaletin birikmesi toplumdaki dengeyi alt üst eder. Servetin sefaleti adalet duygusunu zedeler, insani değerleri aşındırır. İnsani değerlerin aşındığı, yok olduğu yerde ise insan olmak anlamını yitirir. İnsan olmanın anlamsız olduğu yerde ise kimse kendini içinde yaşadığı topluma ait hissetmez. Haliyle ihtiyaç, anlam ve aidiyet duygusunun oluşmadığı bir dünya kimse için yaşanacak bir dünya olmaz.


















































































