Şenlik tarihinden önce, Şair Haydar Eroğlu, beni ve A. Hicri İzgören’i, Bahadın Kültür Şenliği’ne ve 2025 yılı Gülten Akın şiir ödülü söyleşisine çağırdı. Ödülü Diyarbakırlı şairimiz İbrahim Canpolat kazanmıştı ve bizim onun yanında olmamız, ayrı bir güzellik olacaktı. Ben, Hicri Hoca’yla telefonda konuştum. Benim imza verme yükümlülüğüm var, hiçbir yere ayrılamam, dedi. Hollanda’da yaşayan ve Balad Şiir Vakfı Başkanı Haydar Eroğlu; kaprissiz, kompleksiz bir güzel insan. Bahadın’a, yurt dışı da dâhil, her yerden binlerce insanın geldiğini, festivalin coşkulu ve güzel geçtiğini söylüyordu. Seninle binlerin coştuğu alanda halay çekeceğiz, diyordu. Ben hani küçük bir yerleşim yerine binlerce insanın gelişini, biraz abartılı buluyordum. Yol paramız, kalacağımız otel, bizim şenlik yerine getirilip götürüleceğimizi de ekliyordu.

Ben bu olayın içtenliğine inandığım ve Haydar Eroğlu Hoca’mı sevdiğim için, rüyamda bile görsem kolay kolay inanamayacağım Yozgat’ta söyleşiye ‘evet’ dedim. Hani bir Diyarbakırlı için “Yozgat ve Söyleşi”, ne yazık ki, aykırı geliyor. Gerçi bir yanıyla Kürdistan’da suşi yemek kadar da güzeldir yani.
Haydar Eroğlu’nun 12 Eylül işkencelerinden geçtiğini ve Hollanda’ya öyle iltica ettiğini biliyorum. Hani reenkarnasyona inansam, yazdıklarından Ömer Hayyam’ın ruhuyla yeniden yaşadığını söylerdim. Rubailerinde zaten Ömer Hayyam’ı sık sık anması boşuna değil. Ben Haydar Eroğlu’nun Hacıbektaş’a, dedesi Âşık Kul İbrahim’in heykelini diktiğini biliyorum. Ve büyük şairimiz Nâzım Hikmet’in de heykelini dikmiştir. Ve bunları kendi kazandıklarıyla yaptığını da biliyordum. Ve Yozgatlı Şair Gülten Akın Şiir Ödülü’nün de aynı duyarlılıkla olduğuna da inanmamam için bir neden yoktu. Çünkü bu ödülü ilk kazanan şair kardeşim Fırat Baytak’ın iyi bir şair olduğunu biliyorum. Şair kardeşim İbrahim Canpolat’ın da şiiri ortada. Önceki yılın ödülünü kazanan şair Anıl Fırat Tosun’un, Balad Şiir Vakfı’ndaki tanıtımında ve ödül törenindeki şiirlerini de biliyorum. Kitabını henüz okuyamadığım için de üzgünüm; ama bir tek şiir bile, şairin kumaşını büyük ölçüde gösterir zaten. Yani bu işte bir katakulli yok. Bize üç güzel şairi kazandıran jüriye de teşekkür ediyorum. Bir fedakârlığı, önyargıya kurban etmemek gerekir. İşte ödüller böyle çıkarsız da olsa, ‘edebiyat ölçülerince’ de seçilse, ben yine de ödüllere karşıyım. Şimdi bu ne perhiz ne lahana demeyin lütfen. Ödülleri, bir yanıyla edebiyatın doğasına aykırı gördüğüm için, ödüllere karşıyım. Türkiye’deki yoz ilişkilere kurban edilen biçimi zaten alçakça. Ona, her edebiyatsever karşıdır zaten. Ben ödül olayı, edebiyatın doğasına uygun değil diyorum. Her şair kendisiyle yarışır, başkalarıyla değil. Ama ben ödüllere niye karşı olduğumu belirttiğim yazılarda bile, ödüller bizi yetenekli bir şairle bir araya getirmişse, ben o ödüle de sevinirim, demişimdir. Şimdi ödül, niye edebiyatın doğasına aykırıdır gerçeğini, bir örnekle somutlaştırayım. Varsayalım bir ödül yarışmasında, elimizde üç dosya var: Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan veli, Ece Ayhan. Hani bir yarışmada, böyle üç burç nasıl bir araya gelir, demeyin. Bu, bir varsayım. Şimdi biz ne kadar titiz de olsak, yapacağımız tercih, kendi kişisel beğenilerimiz doğrultusunca olacaktır. Böyle olması da çok doğal. Ama hangisini seçsek, diğerlerine haksızlık olduğunu düşünmeliyiz bence. Şimdi diyeceksiniz ki üçünü de seçin. Evet, en doğrusu üçünü de seçmek. Ama nerede o bolluk? Bir kitabı zor basıyorlar hani. Neyse benim anlatmak istediğim bunlar değildi. Ben bu şenlik serüvenini anlatmak istiyorum.

Ödülü kazanan İbrahim Kardeşimle Yozgat’a, üç biletimizi aldık. Madem Balad ve Bahadın’dakiler bir büyük aile, ben de eşimle gidiyorum hem İbrahim Kardeşimiz de yalnız değil artık. Adam, hem ödül kazandı hem yeni bir dost aile. Helal olsun. Öncesinde telefonda Haydar Eroğlu Hoca’m, benden son şiir kitaplarımdan “Şiir Gerillası”nı ve romanım “Bağlar Güneşi Çocukları- Pijahmo”yu rica etti. O an Haydar Eroğlu’nun yanında duran ve o genç ses tonu olan organizatörümüz Haydar Kablan, kitaplardan bana da Aydın Hocam, dedi. Ben de ses tonundan, olsa olsa üniversite öğrencisidir diye düşündüğümden, tamamdır, gözlerinden öpüyorum, dedim. Haydar Eroğlu’nun, kahkaha atarak, Haydar Kablan bak, Aydın Hoca sana ne diyor deyince, baltayı taşa vurduğumu anladım. Sonra o elmas yürekli, güler yüzlü, atom karınca organizatörümüze, özür mahiyetinde, bir hocamızın yaşadığı olayı aktardım. Hocamız Diclekent’te yürürken, bir taksi ölümüne bir süratle yanından geçiyor. Hocamız da istem dışı bir hareketle elini sallayarak, bu nedir yahu, diyor. Araba aynı süratle dönüş alarak, hocanın yanında ani bir frenle duruyor. Ve arabanın içinden kaba saba tipler, öfkeli bir şekilde iniyor. Ne dedin, diyorlar. Hocamız yumuşak bir ses tonuyla: Beni yanlış anladınız. Ben Ava Düğün Salonu nerede diye sordum, diyor. Bu hırt herifler, hocanın manevrasına gülüyor ve çekip gidiyorlar. Ben de akademisyen havalı organizatörümüze, Ava Düğün Salonu Nerede anekdotunu aktardım ve ekledim. Kardeşim, benle amcan Haydar Eroğlu’nun yanında, böyle genç bir ses tonuyla konuşma! Yaşlı olduğumuzu bilsek de komplekse kapılıyor yine de insan, dedim. O da gayet alçakgönüllülükle: Tamam Aydın Abi, dedi. İşi böyle tatlıya bağladık.
Bahadın’ı dünyaya tanıtan Yazar Yusuf Ziya Bahadınlı’nın anma gününe ve ödül etkinliğimizin ardından festival kortejinde yürüyüşe de katıldık. Sloganlar da attık. İki gece boyunca söyleştik. Haydar Eroğlu Hoca’nın diretmesiyle gece yarısından sonra müzik etkinliğinin olduğu festival alanında halay da çektik. Biz Eroğlu ailesini de, Bahadın’ı da çok sevdik. Onların tavırlarından, sevildiğimizi de gördük. Yeni dostlarımız oldu. Otelden Bahadın’a birlikte gidip geldiğimiz ve ekibimizin en genç yürekli şairi, yazarı, akademisyeni Muhsine Arda Hocamızı ve Gülten Akın’ı çok iyi analiz etmiş, şair ve yazarımız Bircan Çelik’i de bu dostlar listesine eklemeliyim. Ve ödülü kazanmış şairimizin “Kuyudan Çekilmiş Sesler” kitabını basmış ve kitaba editörlük yapmış KANGURU Yayınevinin sahibesi Nurgül Gökmen ve topuzlu saçlarını benimle bölüşmeye hazır eşi Şafak ve hepimize el sallayan ışıl bebek Deniz’leri. Bu sevimli aile, gece yarısı, biz edebiyatçıları ve edebiyatseverleri kahrını çekmiş masadan ayaklanıyorlar. Ben de kalkıyor ve tokalaşmak için elimi uzatıyorum. Nurgül Kardeşim, koştura koştura geliyor ve boynuma sarılıyor. Aydın Abi, Ankara’da bir eviniz olduğunu bilin, diyor. Nurgül Kardeşim, o güzel ailenizle bin yaşayın. Her şey, yüreğinize yaraşır güzellikte olsun, diyorum. Ve İlknur Yenge ve gizli yazarımız, mizahçımız Deniz Hoca. Benim hafızam zayıftır, unuttuklarım beni bağışlasın.
Beni zaten dostluk ilgilendiriyor. Dünyayla bağımı pekiştiren en belirgin ölçüt budur benim için. Binlerce insanın o coşkusu, görülmeye değer. Yozgat sınırları içinde bir güzel hoşgörü vahası, kültür adası oluşturulmuş. Keşke bu güzellik her yere yayılsa. Ben yolda İbrahim’e: Bak kardeşim, her şey güzel geçerse, aferin İbrahim; biraz da senin sayende, derim. Hoşnut kalmazsak, her şey senin yüzünden derim, bilesin. Evet, her şey güzeldi. O insanların dostluğu, her şeye yeter! Acaba nasıl bir ortamla karşılaşacağız duygusuyla gittik, dostlardan ayrılmanın hüznüyle döndük. “Şen olasın Bahadın!” diyelim. Dostlara ve dostluğa selam olsun!
AYDIN ALP / DİYARBAKIR (15 Ağustos Cuma)




















































































Merhaba. Teşekkür ederim. Çok güzel ve içten anlatmışsın. O kadar ki insanların sıcaklığı ve özverili davranışları gözde hemen canlanıyor. Daha önceleri Antep’li bir öğretmen arkadaşım bu etkinlikleri anlatırdı ve her defasında sen de gel derdi. Gidemedik…
Kahkahalarınla orayı da şenlendirmen güzel olmuş. Bildiğim kadarıyla oraya özgü bir şarap da vardı.
Ödül alan genç şairimizi, jüriyi ve etkinliğe emeği geçen canları yürekten kutluyorum.
Bakarsın bir gün birlikte gideriz. Bu kez ödül için değil şarap içip saz söz- muhabbet için…
Selamlar ve sevgiler…
İrfan Açıkgöz, sevgili hocam; e-mail adresimi unuttuğumdan, yanıtım biraz gecikti. Yanıt için gerekliymiş. Bu ara ikinci romanımla ilgilendiğim için, başka yerlere pek yazmıyorum ve ezbere bildiğim bazı alışkanlıkları da yitirdim. Evet, Bahadın’ı sevdik. Oranın bir ruhu vardı ve güzeldi. İlk gece oraya özgü şarapları içtik. En çok da benle Haydar Eroğlu Hoca’m içtik. İkinci gece masa donatıldı ve ben alışkanlıkla her “şerefe” dediğimde “can cana” deyişlerine ve el tokuşturma ritüellerine katılıyordum sonra. Sonra buradaki bu hoşgörü ve sıcaklığın; biraz da ekonomik rahatlıktan geldiğini düşündüm. Birçok insan, çifte vatandaş. Dışarıda acı çekerek kazanmışlar ve kendi memleketlerinde güzel evler yaptırmışlar. Allah, bin kat daha versin. Hani zaten muhalif kimlikleri var. Ve bu yaşanmışlık ve ekonomik iyileşmenin de bu ruhta payı var diye düşündüm. Sayenizde yeniden bütün dostlara ve Bahadınlılara selam olsun diyorum.
Selamlar benim değerli hocam şenliğiniz bol olsun
Faruk Türk, eskilerden sevgili dershane öğrencim ve güzel kardeşim; bin yaşayasın. Görüşmek dileğiyle…
Günaydın adıyla aydın can kardeşim, sevgili öğretmenim ve güzel dost. Kaç insan vardır acaba bu evrende adına bu kadar uyumlu bu kadar yakışıklı adıyla bir…
Kutluyorum canı gönülden her adımında ve gönlüm her daim eşlik ediyor yolculuğuna. Tabulardan arınmış, barışın bayraktarlığında şiirin kendisi olan sevgili şairim saygı öncelikli kıyısız selamlar sevgiler başkentten en içteninden hem de.
sevgili şair ablası; öncelikle dayanışma ruhunuzu kutluyorum. Hani şairler var da her şairin, şair ruhu taşımadığını da biliyorum ne yazık ki! Ben önceleri, iyi yürekli olmakla yeteneğin doğru orantılı olduğunu düşünürdüm. Bazı yazan çizenleri tanıyınca, olayın hiç de böyle olmadığını öğrenmiş oldum. Dayanışma ruhunu taşıyan, sevgili şair ablası; yüreğinizle bin yaşayın. Sevgiler, saygılar…
Şair ablası Nermin Akkan’a yazdığım yanıta, niye yer verilmiyor? Ne var ki yanıtımda? Üstelik kızlarımın sayesinde E- Mail adresimi de yazdım. Daha ne?